İLİŞKİ OTOPSİSİ: SUÇLAYICI TOKSİKLİK

Toksik ilişki denildiğinde ilk inceleyeceğimiz konu başlığımız suçlama davranışı ve mağdurun hissettiği suçluluk hissidir. Suçluluk duygusu, maruz kalan bireyin düşünebilme becerisini oldukça derinden etkiler ve muhakeme becerilerini manipüle eder. Suçluluk duygusu bünyemize giriş yapınca bizleri mental felce uğratır, paralize eder, potansiyelimizi kullanmamızı engeller ve ideallerimizi yaşamaktan alıkoyar. Suçluluk hissi kişiyi kendisine düşman haline getirir. Kendinden şüphe ettirir. Değer duygularını zehirleyip kendisine öfke duyma bataklığına sürükler. Kişi kendisini kendi elleriyle bağladığı prangalarla yaşamaya mahkum eder.

Kimse hayatını bu şekilde yaşamayı istemez. Hiçbirimiz bilinçli olarak bu şekilde bir tutumu benimsemek istemeyiz.

“İşler yolunda gitmediğinde gülümseyebilen adam, suçu kime atacağını çoktan düşünmüştür.”  Jones Kanunu

Suçluluk duygusu bizi etkisi altına almaya başladığı zaman; ve kendimizi bu etkiye karşı açıklama yapmak zorunda hissettiğimizde genelde şu cümleleri kurarken buluruz kendimizi:

  • Ailemde veya çevremde bu seviyede bir başarı elde edebilen kimse yok. Kendimi bunu denemek için güçsüz hissediyorum.
  • İşimi güvenli olduğu için seviyorum. Ama aslında potansiyelimi yansıttığını düşünmüyorum.
  • Kendime ayıracak zamanım yok. Yapmayı sevdiğim ya da istediğim şeyler harcayabileceğim zaman ve enerjiden fazlasını gerektiriyor.

Suçluluk Duygusunun Öz Değere Etkisi

Suçluluğu hayatımıza dahil ettikçe, kendimize olan öfkemiz davranışlarımıza ve sözlerimize git gide daha çok etki etmeye başlar ve fark etmeden kendimizi azarlamayı hayatımızın bir rutini haline getiririz. Bu rutin kendi içimizde yankılanan değersizliğimizi ve sürekli hatalı olduğumuzu haykıran sesin dışa vurumudur ve o kaynaktaki sesi bastırmak oldukça zordur.

Hayatın bize sunduklarına, sunabileceklerine kendimizi layık görmeyiz ve bir yandan da hak ettiğimizi elde edememekten şikayet ederiz. Kendimizden imkanları uzaklaştırdığımızı fark etmeden, diğerlerine verilenle eşit imkanların bize verilmemiş olmasından şikayetçi olmaya devam ederiz. Ve şu cümleleri çekinmeden kendimize söylemeye başlarız:

  • Bu bana fazla sanki.
  • Bu kadarını hak ediyor muyum?
  • Benden olmaz, seviyem bu değil.
  • Neden böyle yaptım?
  • Neden ne söyleyeceğimi kontrol edemiyorum?
  • Keşke böyle söylemeseydim.
  • Bu istediğimi nasıl yapacağımı bilmiyorum.

Farkında olmadan kendimize biçtiğimiz rolü belirleyen kafamızdaki o sesin en temel alt metni ise şu motivasyondur:

“Ne kadar çabalarsan çabala, sen asla başarılı olamazsın.”

Kendimizi Toksikliğin Kurbanı Olma Döngüsüne Sürüklüyoruz

Kendimizi sürekli başarısız olduğumuz yönlerimize ve zayıflıklarımıza sabitleriz bazen. Bu döngümüz haline gelir ve çıkmak imkansız hissettirir. Başardıklarımız, hayatımıza girmeye devam eden güzellikler önemini değerini kaybeder, aklımızda yalnızca sık sık gelen kötülükler vardır ve gelecek olanların kaygısı aklımızı meşgul eder, kendimize olan güvenimizi düşürür.

Her ihtimal ve adım için sahip olduğumuz bir takım katı duvarlarımız vardır, bütün bu adım ve ihtimallerin bu duvarlar çarpıp engellenmesini sağlar ve bundan gerçekleşmesini beklediğimiz bir planın gerçekleşmişlik hissinin getirdiği tatmini duyarız. Engelleyen biz, engellenen biz, huzur hisseden yine biz.

Bir yerden sonra dönüp baktığımızda kurban veya suçlu rolleri arasında gidip geldiğini görürüz hayatımızın. Herkes ya bizim failimiz ya da kurbanımız olmalıdır, dengeli ilişkilere yer yoktur. Ya hak etmişlerdir ya da muhakkak art niyetlilerdir. Bunu kaderimiz haline getiririz.

Bazen de dönüp baktığımızda, suçlanma kehanetinin bizim adımıza çok önceden yazılmış olduğunu görürüz. Kendi seçim hakkımız olmayan konular hakkında suçlamalar duyarız. Bunlar ilk etapta masum hatta iyi niyetli olarak görünen cümleler de olabilir. Günümüzde en sık görülen bu tarz masumiyet maskeli suçlama cümlelerinin bazıları şu kalıplarda bize yerleşir:

  • Ailedeki kavgaların çoğu benim yüzümden yaşanmış olabilir.
  • Benim doğmam annem ve babamı birçok konuda engellemiş.
  • Tabağımda yemek bırakmam, yemek bulamayan insanlara yaptığım bir haksızlıkmış.

Bu suçlamalar güven ve sevgi kavramlarını almayı beklediğimiz en yakınlarımız tarafından bize yerleştirilir. Ve aslında, bize ait değillerdir. Ancak bu yerleştirme neticesinde, doğru olarak kabul ederiz. Yaşamımız devam ederken kendimize güvenmemiz gereken anlarda suçlama ve değersizlik içeren cümlelerle kendimize yaklaştığımızı görmüşüzdür.

Bir şeyler başarmamıza, hedeflerimize ulaşmamıza ya da içinde bulunduğumuz andan keyif almamıza sürekli engel olur bu düşünceler. Hep yaptıklarımız yetersizdir, hep daha iyisi ve daha fazlası vardır. Farkında olmadan nasıl düşüneceğimize karar verme hakkını başkasına vermeyi alışkanlık edinmişizdir. Bu duyguları değiştirmek çok mümkün olmayabilir.

Çıkmaz Döngü Haline Getirdiğimiz Düşünceler Bize Ait Olmayabilir

Ancak kime ait düşünceler olduklarını fark edebiliriz. Daha sonra da, hangi düşüncenin kime ait olduğunu fark ettikten sonra, kimin düşüncesine göre yaşayacağımızı daha doğru bir şekilde seçebiliriz. Çünkü bizim sandıklarımızdan bize ait olmayanları çıkardıktan sonra, gerçekten bizim olanları ve bize iyi gelen düşünceleri daha doğru bir şekilde fark edebiliriz.

Bunu yapmadıkça kurban rolünü oynama ritüelimiz devam eder. Kendi hayatımızda başkalarını onların sözlerini tekrar ederek bizleri, zihnimizdeki onların düşüncelerinin yönetmesine izin veririz.

Kendimize yükleyerek hayat yoluna gitmeye çabaladığımız bütün bu suçlamalar aslında devraldığımız yüklerdir. Çoğu mirastır, kültürel aktarımdır, aile yadigarıdır veya sevgi almayı beklediğimiz ebeveynimizin sevgiyle beraber öğrettiği iletişim dilidir; biz de kendimize de başkalarına da bu dille konuşmayı iyi niyet olarak görüyor ve bunu savunuyoruzdur. Çünkü böyle öğrenmişizdir. Bize bunlar söylenmiştir.

Bize bu suçlamaları yapan ve sırtımıza yükleyen büyüklerimizin bizleri sevdiğine içten içe inanarak ve bu söylediklerinin de bunun bir parçası olduğuna inanarak gelişimimize devam etmişizdir. Büyüyüp de bizler ebeveyn olduğumuzda sorgusuz sualsiz çocuklarımızı da aynı dille konuşarak ve aynı yükleri yükleyerek yetiştirmeye başlamışızdır. Doğru olduğunu sandığımız sevgi dili bu olmuştur. Kurbanlığa mahkum bir yaşam yolunu kaderimiz olarak görme girdabına girmişizdir çoktan.

Yetişkin Diyaloglarında Etkilerini Gösteren Suçlanma Şemasının Örnekleri

Yetişkinlik ilişkilerimizde de çok net göze çarpmayan bazı suçlamalarla karşılaşırız. Bunların örneklerini inceleyelim:

  • İyi diyeyim ama samimi olarak takdir etmiyorum”: Sürekli daha iyisi olabilme ihtimalini gündemde tutan, asla var olanın iyiliğini takdir etmeyen ve tatmini engelleyen bir bakış açısıdır.
  • Benim yaşadıklarım senin anlattıklarından daha dramatik”: Bu bakış açısına sahip kişilere yaşadıklarınızı anlattığınız zaman hiç saygı gördüğünüzü tam anlamıyla hissedemezsiniz, destek hissetmek için başladığınız konuşmada siz karşı tarafın rekabet edercesine anlattığı anıları için destek vermeye telkin etmeye başlarsınız ve anlaşılma arzunuz doyurulmadan yola devam etmek durumunda kalırsınız.
  • Bu hatayı senin yüzünden yaptım”: Karşı tarafın sinirlendiği için sizi suçlaması, bağırdığı için sizin hatalı çıkmanız.. Tanıdık geldi mi? Yapmadığınız hataların kurbanı olduğunuz ilişkiler için suçlanabilir, hatta bu suçlamaya ortak olup kendinizi gerçekten siz de suçlayabilirsiniz.

Toplumun Zararlı Yol Haritasının Sadık Yolcusu Olmaya Mahkum Muyuz?

Bireysel sınırlar ve özgürlük kavramlarının eksik ve yanlış verildiği bir toplumda yetiştirildik. Gerçekten karşıdakine içten gelen bir merhametin öğretildiği bir toplumda, bireye kendisini de önemsemesi ve potansiyel manevi saldırı, bireysel sınır ihlallerine karşı kendisini koruyabilmesinin öğretilmesi gerekir.

Ama bizdeki gibi kolektif kültür ve bireysel düşünce anlayışının bilinçsizce harmanlandığı toplumlarda, üst sosyal grup kimlikleri statü elde etmek için kullanılır (memleket gibi, burç gibi, yaş gibi) ve karşıdaki kişi bastırılmaya çalışılıp iletişimler suçlama ve değersizleştirmeye evrilir.

Bireylere karşısındaki kişiyi önemsemesi öğretilirken öncelik sırası karıştırılır ve “kendisinden önce karşıdakini” önemseme düşüncesi aktarılır, bu düşünce kutsallaştırılır ama bireyin kendisini de koruması gerektiği anlatılmaz; anlatılmadığı gibi git gide kişisel değerinin önemini unutmaya başlayan birey üstü kapalı doğru yolda ilerlediğine inandırılır. Çünkü onun bu durumundan, onunla iletişim kuran ve faydalanmak isteyen herkes kazanç elde edebilir.

Unutmamakta fayda var ki, bizi biz yapan bireysel sınırlarımız başkaları tarafından bağışlanamaz, lütfedilemez, bizim dünyaya gelişimizden itibaren bizimle yaşamaya ve var olmaya başlamıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir